Get the Flash Player to see this rotator.

   HABERLER
      Ana Sayfa

 

Aratos 40. sayı çıktı
Sonbahar yaprak dökümü olarak bilinir ama bakın Haziran’dan Temmuz’a ne canlar yitirdik… Canlarımız nasıl yandı? Yapraklar bazen tek tek döküldü, bazen de bir yangın yeri Sivas’ta olduğu gibi topluca düştü toprağa… Bu

 Sunu...

  Sonbahar yaprak dökümü olarak bilinir ama bakın Haziran’dan Temmuz’a ne canlar yitirdik… Canlarımız nasıl yandı?

Yapraklar bazen tek tek döküldü, bazen de bir yangın yeri Sivas’ta olduğu gibi topluca düştü toprağa… Bu sayıda yer alanlar dışında yitirdiğimiz diğer yaprakları da saygıyla anıyoruz buradan.

Uğur Uluocak: Kazakistan’da Ala Arça Dağlarından zirve dönüşü yitirdiğimiz dostumuz, seni unutmadık… Gülen gözlerine merhaba…

Emperyalizm yaşadığımız toprakları bir hapishaneye çevirmeye çalışıyor. Bir de hapishane içinde hapishaneler var. Ama asıl önemlisi içimizdeki hapishaneler… İşte içlerindeki hapishaneleri yıkanların verdiği mücadelede yitirdiğimiz onlarca devrimci yürekten biri de Tarsus doğumlu Altan Berdan Kerimgiller’di: selam ona ve tüm direnenlere…

Bir başka değer ise yaşamını barış ve aydınlanmaya adamış güzel insan İsmail Hakkı Öztorun. Bir eğitim emekçisi, bir barış savaşçısı. O da, sadece zindanlarda değil, çıktıktan kısa bir süre sonra yaşama veda ederek ağır bir bedel ödeyen sosyalist aydınımızdı.

Boğucu bir ağırlık var içimizde. Bu içinde bulunduğumuz kavurucu yaz aylarının değil, kaybettiklerimizin ağırlığıdır.

Bu, her biri en üretken, en yaşanılası bir zamanda yaşamdan kopmuş güzel günlerin habercileri dostlarımızın yokluğunun ağırlığıdır.

Ölüme güzelleme düzmüyoruz. Ölenlerin yasını tutmuyoruz. Onların çıktığı yolda yürüyoruz, bileniyoruz ve direniyoruz.

Onlara ve tüm insanlığa verdiğimiz bir söz var: o sözümün arkasında yürüyoruz. Yolumuz açık, önümüz aydınlık. Ne demiş, bir roman yazarımız; “Yarın bizimdir yoldaşlar”…

            Bizi hayata bağlayan, insanın güzelliğine inancımızdır, yarına olan umudumuzdur, gelecek günlerin aydınlığının bilincinde olmamızdır.

Bizleri yaşamın bu kavgasına tutan şey, daha insanca ve sevgi dolu bir dünya kurma isteğidir.

Bizi hayata bağlayan şey aynı zamanda ölüme de bağlayan insanlığın kurtuluş rüyasıdır.

Ütopyalarımızı gerçekleştirmek için yolumuza devam ediyoruz.

Uğur Pişmanlık

Sunu...

         Bir eşiği daha geçiyoruz şimdi. Yerelden evrensele uzanan yolda ilerici ve aydınlanmacı bir kimlikle yola çıkan Aratos dergisi 7. yılına girdi. Bu yolculuğun sürmesini umut ediyor ve çabalarımızı bu yönde ortaya koyuyoruz.

Ticari bir amaç olmaksızın başlayan ve sürdürülen bu yayın çabasının kolay olmadığını biliyoruz. Kısıtlarımız var ve bu da daha rahat hareket etmemizi engelliyor. Ancak bu yayına gönül ve destek veren dostlarımızın katkılarıyla bu kısıtları aşmaya çalışıyoruz.

Ancak Aratos’u bugüne kadar taşıyabilmiş olmanın ve geride 36 sayı dergi, onlarca yayın ve etkinlik bırakmış olmanın keyfi ve gururunu da yaşıyoruz. Aratos çalışıyor ve bugünden geleceğe izler bırakıyor.

Aratos dergisi 2009 yılında da çok sayıda kültür ve sanat etkinliğinin içinde yer aldı. Bu çerçevede, Ocak 2009’da Çukurova Kitap Fuarı’nda Aratos dergisi tanıtım standı açıldı. Nisan ayında önce Uluslararası Çukurova Sanat Günleri içinde yer aldı ve ardından da İzmir Kitap Fuarı’na katıldı. Aynı ay içinde bir de Antakya’da gerçekleşen VI. Lokman Hekim Tıp Tarihi ve Folklorik Tıp Günleri’ne katıldı. Aratos, Ağustos’ta Datça Edebiyat Günleri’nde, Kasım ayında ise 28. İstanbul Kitap Fuarı’ndaydı. Dergimiz bu yılı Antakya’da düzenlenen Tarih ve Edebiyat Sempozyumu’na katılarak geride bıraktı. Kısacası 2009 yılı da dergi, yayınlar ve etkinlikler içerisinde üreterek geçirdiğimizi düşünüyoruz.

Bu çabaların, yeni üretimler gerçekleştirmemizde bize moral olduğunu belirtmek gerek. Yeni yılda yeni yayınlar ve etkinliklerde buluşmak umuyoruz. Bu anlamda yılın ilk etkinliği ise 3. kez katılacağımız Çukurova Kitap Fuarı olacaktır. Aratos dergisi olarak yayınlarımızla standımızda olacağız.

Düzeltme ve özür: Dergimizin 35. sayısında iki yazımızın yazar adları karışmıştır. Doğrusu Aşka Çarpmak/Arzu Alır, Önyargı/Bahar Ok olacaktır. Aratos’a katkıda bulunan her iki yazarımızdan ve okurlarımızdan özür dileriz.

2010 yılında insanlık açısından dünyanın kötü gidişine karşı ilerici ve aydın mücadelelerin çabaların ve kazanımların artmasını umuyoruz.

                  Uğur Pişmanlık

   

****

Sunu

Bir aydınlık yürek daha aramızdan ayrıldı. Edebiyatımız bir şairini daha yitirdi. Kemal Özer’i kaybettik. Sevgi ve saygıyla anıyor, yürekten selamlıyoruz.

Bu acı haberi bir başka aydının, Demirtaş Ceyhun’un kaybettiğimiz haberi izledi. Değerli insan Demirtaş Ceyhun’u sevgi ve sevgiyle anıyoruz.

Bilindiği gibi eğer dilsiz değillerse eğer deliler bağırır, çağırır ve konuşurlar. Bu anlamda onların kendilerini ifade aracı ya da silahı dilleridir, sözleridir. Hiç olmadı mimikleri ve el kol hareketleridir.

Yılın ilk aylarından bu yana, Tarsus’un da yazılı bir delisi var artık: Deli Duran. İlk sayısı Şubat 2009’da çıkan ve aylık yayınlanan kültür, sanat, toplumsal yaşam ve mizah dergisi Deli Duran daha ilk sayılardan itibaren birilerini rahatsız etmeye başladı. Hakkında soruşturma açılan Deli Duran devletle davalık oldu. Mizah gücünü bir kez daha ortaya koydu. Demek bazen ciddi eleştiriler değil, mizah dikkate alınıyor. 1960’lı yılların yaşayan karakterlerinden biri olan Deli Duran yaşama gözlerini kapayalı çok oldu ama öyle anlaşılıyor ki,  bir mizah dergisi aracılığıyla ruhu aramızda dolaşıyor ve iğnelemeye devam ediyor. Deli Duran’a uzun ömür diliyoruz.

Bu yılki tartışmaların bir bölümünü TÜBİTAK ile gerici AKP iktidarının Darwin’in evrim kuramını çarpıtma gayretleri oluşturdu. Aratos dergisi olarak da, ülkemizdeki yobazlığın karanlığına karşı bilimin aydınlığını savunmayı sürdüreceğiz.

Yaşadığımız topraklar emperyalizme ve gericiliğe teslim edilmeye çalışılıyor. Henüz kalelerimiz düşmedi ama ekonomik krizle de birlikte toplumsal ve kültürel yaşam geriliyor. Bu geri düşme ve gericileşme haline karşı yeni bir aydın çıkışının örgütlenmesi gerekiyor. İlerici değerleri gericilere ve dolayısıyla gericiliğe teslim etmemek için üretim… Aydınlanmak ve örgütlenmek için üretim… Yeni bir Aydınlanma devinimi ve ilerici değerlere sahip çıkmak için üretime dayalı bir aydın çalışması ve bunun emekçilerle taşınması gerekiyor. Emekçilerle aydınların buluşması toplumsal sorunlarla, aydın üretiminin çakışmasıyla aşılabilir.

Sivas’ta insan yakanların gerici iktidarına karşı, yeniden aydın örgütlenmesi bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. Geçtiğimiz ay bir partinin yayınladığı “İrticaya ve Faşizme Karşı Özgürlük Bildirgesi”ni bu açıdan anlamlı ve dikkat çekici buluyoruz. Bir şey yapmalı, ilkeli ve doğru işler yapılmalıdır.

1 Eylül dünya barış günü de, tüm insanlık için savaşa ve sömürüye karşı birlik, dayanışma ve mücadele gününe dönüşmüştür. Kuru bir barış savunusuyla yetinmemek gerektiği açıktır. Savaşları çıkartanlar ve silah üretenler, bunu daha fazla sömürü ve hegemonya için yaptığına göre buna karşı da barışın savaşını ortak vermek insanlık için kaçınılmazdır.

İnsanlığın daha eşit ve özgür bir yaşamı için, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya yolunda barış için mücadele eden ve bu uğurda yaşamını yitirmiş tüm barış savaşçılarını onurla anıyoruz. 

Uğur Pişmanlık

Sunu (sayı 34)

           Binlerce yıldır insanlarla tanış olan, insan eliyle ve aklıyla harmanlaşmış, zenginleşmiş olan topraklara ve Tarsusi olan her şeye bir süredir çok uzaklardan bakıyorum. Bu uzak topraklardaki tarih çok gerilere gitmiyor. Gerilerden günümüze ulaşanlarsa, fazla çeşitlilik arz etmiyor. Yaşadığım kent (Charleston/Güney Carolina -ABD) bir liman kenti ve nüfusu beşyüzbinin biraz üzerinde. Kentin tarihi 350 yıldan öteye gitmiyor. Zaten günümüzdeki kentin yayıldığı topraklar bile yeni. İç kesimlerden gelen bir nehir taşıdığı malzemeyle kıyıda yeni alanlar oluşturuyor hala. Topu topu 60-70 sene öncesini hatırlayanlar (günümüz teknolojisi ile de yerleşime hazır hale getirilen) bu yeni alanları o zamanlarda bilmiyorlardı. Tarihi ancak birkaç nesil öncesine kadar uzanabilen bu kentte 17 müze, 14 kütüphane, koruma altında sayısız bina ve alan bulunuyor. Bu kentin beldesi konumundaki 9-10 bin nüfuslu yerleşim alanlarında ise en az 1 müze ve kütüphane var. Tarihi daha eskilere giden ve şu an hiçbir görünür kalıntısı olmayan bir iki yer ise, sadece alanı itibari ile korumaya alınmış ve çevresel düzenlemeleri yapılarak açık hava müzeleri şeklinde halka açılmış durumdalar. Burada yaşayan insanlar bu açık alanları aileleri ile geziyorlar. Diğer taraftan genç-yaşlı birçok insan buralarda ve birçok müzede ücret almadan gönüllü olarak çalışıyorlar. Kentin her yanında, alışveriş merkezlerinde, otobüs duraklarında, köşe başlarında ücretsiz olarak kolayca bulacağınız kentin tarihini anlatan birçok broşür, kitapçık var. Durum böyle olunca, otobüs beklemekten sıkılmış hiç bir şeye ilgisi olmayan bir kimsenin bile bu broşürlerden herhangi birini açıp okuyorken görebiliyorsunuz.

Bir insan olarak tüm bunları görmek beni sevindirirken, Tarsuslu bir arkeolog olarak kendi şehrimle ve ülkemle kıyaslamadan, sormadan edemiyorum. Az bulunan şeyler hep değerlidir ya, bu yüzden mi birçok uygarlığı, kültürü, binlerce yıllık tarihi barındıran yaşadığımız kentin tarihsel değerlerine önem vermiyoruz? Hayal ediyorum, acaba Tarsus sadece iki-üç yüz yıl önce kurulmuş bir şehir olsaydı ve üzerinde tarihi eser olarak sadece Rasim Dokur Fabrikasından geriye kalan fabrika bacası ile tren istasyonu binası olsaydı ne olurdu? O zaman sahip çıkarmaydık acaba? Şar Sineması hala yerinde olur muydu? Bulunduğum bu şehirde yapılan kazılarda bir-iki metreden daha derin kazmanın bir anlamı yok, çünkü daha derinde bir şey yok. Peki Tarsus’taki Roma Yolu kazısının, Roma Hamamı kazısının ya da Makam Cami civarındaki kazıların derinliğini ve bu derinliğin hem fiziksel hem mecazi anlamını biliyor muyuz? Aramızdan kaç kişi gönüllü olarak ücret almadan bir kazıda çalışır, müzede düzenli olarak gönüllü rehber olur, kütüphaneye girip ‘yardıma ihtiyacınız var mı? En azından kitap fişlerini düzenleyebilirim’ der? Muhtemelen bize deli gözüyle bakılır ya da ‘mevzaut’ izin vermez. Oysaki koruma bilincinin işleyiş metodunun bu tür düşüncelerden yola çıkarak hazırlanması lazım. Otların bürüdüğü, bir koruma planı olmaksızın uzanıp duran bir Roma Yolu ya da Donuktaş veya koruma planına sahip Ulu Cami ya da eski Tarsus evleri, koruma ve sahiplenme mantığı halkın bilincine yerleşmediği sürece bir anlam ifade etmez. Bu bilincin yerleşmesi için azami ölçüde yayın yapılması ve bu yayınların her yaş, eğitim ve kültür düzeyinden insanların anlayacağı şekilde düzenlenerek sunulması gerekmektedir. Ortaokuldan sonra okuyamamış, 65 yaşındaki muhafazakâr Mehmet Amca’ya aktarılması gerekenle, felsefe alanında master yapmaya çalışan birisine aktarılacak olan yayınlarda ve tanıtımlarda bir farklılık ya da orta yolluluk olmalıdır. Diğer taraftan bizi biz yapan tarihin bir bütün olarak ele alınması gereklidir. Sadece Antik Hellenistik ve Roma uygarlıklarına ait tarihi bilmek ve onu korumak bizi ne aslımız olan doğu kültüründen uzaklaştıracak ne de daha entelektüel görünmemizi sağlayacaktır. Aynı şekilde Mencek Baba Türbesi veya Bilal-I Habeş ile ilgili yayın yapmak, koruma bilinci geliştirmek veya bilgi sahibi olmak bizi muhafazakâr bir kimliğe bürümeyeceği gibi, bir gerçek olan Tarsus’un Ermeni tarihini araştırmak da bizi vatan haini etmeyecektir. Tarih, içerisinde bulunduğumuz şu anla beraber bir bütündür. Bu bütünün korunması lazımdır ve koruma bilinci ilk önce o kentte yaşayanlarda gelişmelidir.

En başından beridir Aratos olarak görev edindiğimiz önceliklerimizden birisi de tarih ve koruma bilincini geliştirmeye katkıda bulunmak, ‘hatırlatmak’ ve bu anlamda ortaya kalıcı şeyler koymak olmuştur. Bu amaçla yola çıktığımız ve bu sayı ile ulaştığımız son adımda (“durak” demiyorum) sizlere yine yoğunlukta arkeoloji ve tarih yazıları ile harmanlanmış olarak ulaşıyoruz. Bizi biz eden her değere sahip çıkarak, attığımız her yeni adımda beraber olmak dileğiyle.

 Burak Köroğlu

Arkeolog

Yayın Kurulu Üyesi

Sunu (33. sayı)

              Ülkemizin ve dünyanın gündemini belirleyen daha çok siyaset, ekonomi, spor ve magazin olmakta, kültür ve sanat çoğunlukla geri planda kalmakta, insan güncelliğin dar ve boğucu ortamında bunalmaktadır. Oysa felsefe, bilim ve sanatın açacağı pencerelerden kendimize, hayata ve dünyaya bakmanın kazandıracağı yorum ve eylem olanakları unutulmamalıdır. “Üçbin yıllık geçmişin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır” diyordu Goethe.

Geride bıraktığımız yerel seçim, bir yerel seçim olmanın ötesindeki boyutlarıyla ve tartışılacak pek çok hususlarla yaşandı. Bir bakıma Türkiye kendini yerel-genel siyaset etkileşiminde ortaya koydu, dile getirdi. Hiç şüphesiz ortaya çıkan sosyal-siyasal manzara çok çeşitli yorumlara ve değerlendirmelere yol açmıştır ve bu yorum süreci devam edecektir.

Ülkemizde siyasal-kültürel geleneklerin yeterince oluşamadığını ve kesintilere maruz kaldığını biliyoruz. Bu durum sosyal ve siyasal yapının çarpıklığına yol açmaktadır. Aynı şey şehirler ve şehir kültürü için de söylenebilir. Çok zengin tarihsel mirasını geçmişten bugüne taşıyan ve yeni katkılarla geleceğe yönelen, gelenekle modernliği belirli sosyal-estetik değerler çerçevesinde kaynaştırabilen kaç şehrimiz vardır?

Ülkemizin sosyal-siyasal haritası/manzarası kadar kültürel-sanatsal-düşünsel haritası da önemlidir. Söz konusu haritanın önemli unsurlarından biri de hiç şüphesiz dergilerdir. Özellikle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yayınlanan, ama uzun ömürlü olmayan dergiler, nitelikleri çok farklı olsa da, ülkemizin kültür-sanat-düşün haritasının temel unsurlarıdır. Belki belli aralıklarla yapılan seçimler, halkımızın siyasal eğilim ve tercihlerini ortaya koymaktadır. Ama Anadolu’nun kültür iklimini oluşturan dergiler, bir bakıma sürekli biçimde insanımızın edebi-sanatsal-düşünsel ifade araçları durumundadır. Söz konusu dergiler aynı zamanda doğdukları ve yayınlandıkları şehirlerin kendi tarihsel-kültürel değerlerini dile getirmede yaşamsal bir işlevi de yerine getirmektedirler.

Çünkü şehir/ler kadar önemli bir husus da şehir kültürünün varlığı ve kimliğidir. Dergiler, içinde doğdukları şehrin kültürel kimliğinin şekillenmesinde ve dile getirilmesindeki yadsınamaz rolleriyle, yerelden ulusala ve evrensele olduğu kadar, aynı zamanda tarihten/geçmişten güncelliğe ve geleceğe yönelik işlevleriyle de önem ve değer taşımaktadırlar. Bu bağlamda 2004 yılından bu yana Tarsus’tan kültür ve düşünce dünyamıza değerli katkılarda bulunan Aratos dergisinin ayrı bir yeri olduğunu söylemek gerekir. Aratos’un kültür tarihinin derinliklerinden gelen bir solukla ve anlayışla, varlığını sürdürmesinde sevgili Uğur Pişmanlık’ın özverisini ve emeğini de unutmamak gerekir.

Çeşitli zorluklara karşın varlığını sürdüren Aratos, kültür ve düşünce dünyamıza yaptığı katkılar, düzenlediği etkinlikler ve yayınlarıyla, gitgide büyüyen ve zenginleşen bir kütüphane oluşturmaktadır. Şehir kimliğinin ve kültürünün hem bir parçası (nesnesi) hem de söz konusu kültürün öznesi konumundaki Aratos,  bilim, felsefe ve sanatın değişik sesleriyle bir kültürel senfoni oluşturmayı sürdürecektir.

Mustafa Günay

Yayın Kurulu Üyesi

 

İsa’dan sonra onikinci yüzyıldan başlayarak, halkın bilgi ve yaşam birikimi, bir yüzyıl önce Papa Yedinci Gregorius ve öğrencisi Anselmus’un temellendirdikleri, inancı koruma amaçlı öğretileri ile karşı karşıya geldi. “Halk’a ait” anlamına gelen “Laik” sözcüğü,   bu karşılaşma dolayısıyla, “inanç dışı” anlamında kullanılmaya başlandı.  Sonuçta,  tümden-gelimci olanla  “ampirik” ve duyusal olan; teolojik olanla, “demos” a, halk’a dayalı olan arasında aşılmaz bir uçurum doğdu. Karşılaşma, iki yüzyıl içinde feodalite ve kilise arasında,  sürüp giden bir savaşa dönüştü: XIX. Yüzyılda,  Stendhal,  Julian Sorel’in öyküsü  “Le Rouge et le Noir”da, (Kırmızı ve Siyah) bu uzun savaşın sınıf bağlamında bir uzanımını betimliyordu. 

Onbeşinci yüzyıl sonlarından başlayarak Almanya’da Gutenberg’in  (1398 –1468, İncil’in çeviri ve basımı), Hollanda’da Erasmus’un (1467-1536), Polonya’da Kopernik’in (1473-1543),  İngiltere’de Francis Bacon (1561-1626), Fransa’da Montaigne (1533-1592),  ve İtalya’da Galileo’nun (1564-1642), tümden-gelimci, dogmatik ve skolâstik eğitime karşı bilimin ve düşüncenin aydınlığını yayma savaşları da bu oluşumun bir uzantısı idi: Onaltıncı yüzyıl aydınlanması.

 İki yüzyıl sonra, Ondördüncü Louis’nin ölümüyle, klasik dönem,  yerini yeniden düşünceye bıraktığında da, yazara büyük bir tehlike getirmediği için, kiliseye yönelik eleştiriler, özgürlüğün ilk adımları oldu. Düşüncenin, inancın yerini alışı;  bu kez, XVI. Yüzyıl Aydınlamasından daha köklü gelişmelere yol açtı.  İngiltere’de David Hume (1711-1776),  John Lock’un izinde, rasyonalizm’e karşı, duyulara dayalı bir bilgi anlayışını;  Fransa’da Voltaire, önyargılara karşı, eleştiri düşüncesini yayarken,  Fransa’da “Ansiklopedist”ler (1751- 1765),  dine karşı, “materyalist” görüşleri savunuyor, Montesquieu (1639-1755), hristiyanlıkla öbür dinler arasında bir fark bulunmadığını, bütün dinlerin yasaları koyanlarca uydurulmuş olduğunu söylüyor; Diderot (1713 –1784) ve D’Alembert (1717- 1783) positivist görüşlerin kavgasını veriyorlardı. Bir zaman  “halka ait olan”  bilgi yine kiliseye karşı olmakla birlikte; artık “gelişmiş bir düşünceye dönüşmüştü: “Laïcisme” monarşiye karşı aydınlarla birleşmiş bir üst sınıf ideolojisi oluyordu.

 Aynı yüzyılda; Gottfried Wilhelm Leibniz’in (1646-1716), us’a dayalı açıklamalarla Tanrıyı ve evreni anlamaya çalıştığı Almanya’da, Gotthold Ephraim Lessing (1729–1781), tek-tanrılı dinlerin hepsinin Tanrı gözünde eşit değerde olduğunu savundu. Gelişme, “laik”lik (laïcisme)  kavramına, liberal İngiliz aydınlanmasının da katılacağı ve artık “laïcité” (laicity)  sözcüğüyle karşılayacağımız yeni bir anlam içeriği ekledi.

 Yeni Türkiye’de de, “bürokrat“ ve “militarist” güce dayalı    “seçkin” sınıf (Kanla İrfanla kurduk “biz” bu Cumhuriyeti) ve onun yanında bir siyasi eğilim, Tanzimat kaynaklı Fransız  “laisizm”ini temel alırken; ideolojisini ve kurallarını henüz oluşturan, ekonomisi  “merkantilizm”e dayalı yükselen “yeni sınıf”; laïcité”  kapsamlı bir laikliği benimsedi.

Fakat sınıf kavgası; görünen bu katın altında soluyan bir başka sınıfın asıl gereksinimi, “bilginin laikleştirilmesi” ve bilgide  “objektiflik”leşme sorununu hiç görmek istememektedir. Aratos, bu sebepledir ki, sayfalarını her zaman, ısrarla felsefecilerin bilgilerine açacaktır.

 Turan Alptekin (Yayın Kurulu Üyesi)

 

 Aydınlanma Işığını Her Gün Daha Güçlü Yakan Aratos Dostları Merhaba,

 İçinden geçtiğimiz günler sessiz bir dönüşüme, kitleler için gizlilik derecesi yüksek bir devrim ve karşı devrime tanıklık ediyor. Bir yandan siyasal iktidarı –kurucu’ya karşı anayasal sınırları kendi iradesine uygun olarak zorlayarak- kullanmak isteyen hükümet, diğer yanda var olan anayasal düzeni –derinlikleriyle, kirlilikleriyle korumaya- çalışan eski devlet ve bürokrasi rantiyecilerinin çatışması diye adlandırılabilir bu durum.

Bunların karşısında; sınıf hareketi kimliği olmasa da, sınıfın içerisinden ve sınıfı temsil eden Tekel işçilerinin, daha rahat, mutlu ve insanca yaşayabilmek için değil, yıllardır çalışarak kazandıkları eski işçi konumlarını iktidarın yeni 4C türünden saldırılarından korumak için sürdürdükleri direniş var.

Hak gaspına hayır diyen, daha zor, güvencesiz ve iradelerinin hiçe sayılacağı koşullara tahammüllerinin kalmadığını düşünce ve eylemleriyle söyleyen sınıf ve sınıfla dayanışma halinde olan EMEKÇİLER ADALET istiyorlar.

EMEKÇİLERİN ADALET isteği, karnı tok sırtı peklerin kendi aralarında sürdürdükleri –Ergenekon ve Molla tekkeleri çatışmasına dönüşen- egemenlik mücadeleleri karşısında susturulmak, sindirilmek ve ortadan kaldırılmak isteniyor. Sermayedarların hizmetini kim yapacak mücadelesi de denebilecek olan bu iktidar amaçlı çatışma; güç hırsı, mülk tutkusu, kendinden olmayana öfke ve egemenliği ele geçirmeye yöneliktir.

İşsize istihdam, geleceğe bilim, yurttaşına ve çalışana hayat koşulları karşısında daha rahat bir yaşam sunamayan hükümetler ve muhalefetler aralarındaki mücadelelerde neden bu kadar gürültü çıkarmaktadırlar?

Madem bu kadar insanlarının mutluluğunu, halklarının geleceğini düşünüyor ve savunuyorlar da neden kendilerinin yaşamalarının sonuna kadar yetecek asgari aylık üç-beş bin Tl ve yalnızca bir ev alıp geri kalanını insanlarının yararlanacağı vakıflar kurup –ya da başka yollarla yardım ve- hibe etmiyorlar?

Madem bu kadar iyisiniz neden iktidardan pay aldıkça banka-borsa-sanayi-arsa zenginliğiniz artıyor?

Ne yapacaksınız bu kadar malı, parayı? Türkiye’de sizden başka insanların mutluluğa gereksinimini karşılamaya hakkı yok mu? Siz zenginlikten daha çok pay aldıkça, bu toprakların daha çok insanının aç kaldığını, yoksulluğa ve yoksunluğa boğulduğunu görmüyor musunuz?

Size söyleyecek söz bulamıyor insan!

Sözümüz, belki de hakikati görebilecek olan emekçi kitlelere: Yoksula yoksul el uzatabilir. Ancak sizi sizden insanlar anlar. Artık oy verirken ya da tartışma dinlerken tek soruya yanıt aramak gerekir; planlarda, konuşmalarda, emekçilere, yoksullara, zor durumda olanlara ne tür olumlu bir gelecek sunulmaktadırdan önce, konuşan fakir midir değil midir? Ona bakılmalıdır. İyi ve güzelden bahseden iktidar taleplisi zengin politikacıya tek soru vardır: MADEM BU KADAR DÜRÜST VE ADİLSİNİZ, NİÇİN ZENGİNSİNİZ?

YK adına

Çetin Veysal

 

 Aydınlanma Işığını Her Gün Daha Güçlü Yakan Aratos Dostları Merhaba,

İçinden geçtiğimiz günler sessiz bir dönüşüme, kitleler için gizlilik derecesi yüksek bir devrim ve karşı devrime tanıklık ediyor. Bir yandan siyasal iktidarı –kurucu’ya karşı anayasal sınırları kendi iradesine uygun olarak zorlayarak- kullanmak isteyen hükümet, diğer yanda var olan anayasal düzeni –derinlikleriyle, kirlilikleriyle korumaya- çalışan eski devlet ve bürokrasi rantiyecilerinin çatışması diye adlandırılabilir bu durum.

Bunların karşısında; sınıf hareketi kimliği olmasa da, sınıfın içerisinden ve sınıfı temsil eden Tekel işçilerinin, daha rahat, mutlu ve insanca yaşayabilmek için değil, yıllardır çalışarak kazandıkları eski işçi konumlarını iktidarın yeni 4C türünden saldırılarından korumak için sürdürdükleri direniş var.

Hak gaspına hayır diyen, daha zor, güvencesiz ve iradelerinin hiçe sayılacağı koşullara tahammüllerinin kalmadığını düşünce ve eylemleriyle söyleyen sınıf ve sınıfla dayanışma halinde olan EMEKÇİLER ADALET istiyorlar.

EMEKÇİLERİN ADALET isteği, karnı tok sırtı peklerin kendi aralarında sürdürdükleri –Ergenekon ve Molla tekkeleri çatışmasına dönüşen- egemenlik mücadeleleri karşısında susturulmak, sindirilmek ve ortadan kaldırılmak isteniyor. Sermayedarların hizmetini kim yapacak mücadelesi de denebilecek olan bu iktidar amaçlı çatışma; güç hırsı, mülk tutkusu, kendinden olmayana öfke ve egemenliği ele geçirmeye yöneliktir.

İşsize istihdam, geleceğe bilim, yurttaşına ve çalışana hayat koşulları karşısında daha rahat bir yaşam sunamayan hükümetler ve muhalefetler aralarındaki mücadelelerde neden bu kadar gürültü çıkarmaktadırlar?

Madem bu kadar insanlarının mutluluğunu, halklarının geleceğini düşünüyor ve savunuyorlar da neden kendilerinin yaşamalarının sonuna kadar yetecek asgari aylık üç-beş bin Tl ve yalnızca bir ev alıp geri kalanını insanlarının yararlanacağı vakıflar kurup –ya da başka yollarla yardım ve- hibe etmiyorlar?

Madem bu kadar iyisiniz neden iktidardan pay aldıkça banka-borsa-sanayi-arsa zenginliğiniz artıyor?

Ne yapacaksınız bu kadar malı, parayı? Türkiye’de sizden başka insanların mutluluğa gereksinimini karşılamaya hakkı yok mu? Siz zenginlikten daha çok pay aldıkça, bu toprakların daha çok insanının aç kaldığını, yoksulluğa ve yoksunluğa boğulduğunu görmüyor musunuz?

Size söyleyecek söz bulamıyor insan!

Sözümüz, belki de hakikati görebilecek olan emekçi kitlelere: Yoksula yoksul el uzatabilir. Ancak sizi sizden insanlar anlar. Artık oy verirken ya da tartışma dinlerken tek soruya yanıt aramak gerekir; planlarda, konuşmalarda, emekçilere, yoksullara, zor durumda olanlara ne tür olumlu bir gelecek sunulmaktadırdan önce, konuşan fakir midir değil midir? Ona bakılmalıdır. İyi ve güzelden bahseden iktidar taleplisi zengin politikacıya tek soru vardır: MADEM BU KADAR DÜRÜST VE ADİLSİNİZ, NİÇİN ZENGİNSİNİZ?

YK adına

Çetin Veysal

   

Aratos Dergisi
Kırkkaşık Bedesteni No:6
33440 Tarsus

Tel : 0324 614 46 43
E-posta : aratosdergisi@gmail.com
Web : www.aratosdergisi.com
Aratos Dergisi’nin ticari amacı yoktur.